Yıllar önce; henüz radyo dışında bir eğlencemiz yokken TRT’de akşamüstleri tekrar edilen radyo tiyatrosu yayınlarından birinde Dava yayınlanıyordu. Sokaktan dönmüş ve akşam yemeği öncesi evde hazır bulunmamız gerektiğinden olsa gerek tekrar yayınını dinliyorduk sanırım. Zaten yapacak başka bir şey de yoktu; geçmiş giderek buğulu bir otomobil camına benzemeye başladığından olsa gerek;  belki de saati yanlış hatırlıyorum vakitten emin olmamakla birlikte en azından Dava’yı dinlediğimizden eminim. Bir bölümde baş karakter girdiği binadan (mahkeme) çıkış yolunu arıyordu. Camdan bakıyor dışarıyı görüyor, merdivenlerden iniyor kapılardan geçiyor, tekrar merdivenlerden çıkıyor ama bir türlü çıkış kapısını bulamıyordu. O zaman bunun çok saçma olduğunu düşündüm (herhalde) nihayetinde dışardaki sesleri bile duyabildiğin yerde kapıyı nasıl bulamazsın. Zaman geçti bunları unuttuk, büyüdük ve hatta çoluk çocuğa karıştık.

Arada bir yerlerde kitabı da okudum. Bizim nesil için Kafka okumamak ayıp sayıldığından belki de bütün mevcut külliyatı okumak için epeyi bir çaba harcadım. Ama radyo tiyatrosunun yarattığı atmosfer kapıyı bulamamanın verdiği korku bir daha hiç o eski zamandaki akıl dışı etkiyi yaratamadı. Ta ki bugüne kadar; bu topraklar üstünde yaşayan bir grup insan, o bir grup insanın çocukları, onların anne ve babaları da artık kapıyı bulamıyor. Sokağı görüyoruz, eskiden her gün açıp kapadığımız bir kapı olduğunu biliyoruz hatta pencereden bakıyoruz ama kapıyı bulup çıkamıyoruz. Mesele kapıdan çıkmak başka bir deyişle gitmek değil; nitekim o eseri anlayabilecek denli akıllı biri olmadığım aşikar ancak kısıtlı bir ölümlü zekasıyla yazar da bence bunu kastetmemişti diye düşünüyorum. Geçmişi eleştirirken, dünyayı değiştirmek ideali uğruna yaptıklarımızı yapamadıklarımızı tartışırken bu noktaya gelebileceğimizi; bu denli çaresiz ümitsiz olabileceğimi _ sadece ben değil benim kuşağımın en azından bir kısmının da – hiç tahmin edemedim. 30 yıldır bir türlü derdimizi anlatamamanın, kaygan zeminlerde soğuk sıkım zeytinyağı misali yüzer gezerlerin, çok para kazanamanın aptallıkla eşdeğer sayıldığını söyleyenlerin, naylon şöhretlerinin onları ölümsüzlüğe taşıyacağını düşünenlerin, yirmi dört ayar terbiyesizlerin, geçmiş hiç olmamış gibi davrananların; resmi geçidine şahit olduk. Zaman içinde yolculuk yapacak zihni gücü ya kabiliyetsizliğimizden ya da hayat gailesinin ve çok rakının handikapı ile bir türlü beceremedik. Şayet bunu yapabilseydik önümüzü daha net görebileceğimiz bir zihin berraklığına ulaşabilseydik eğer bu sefilliği ve terbiyesizliği de doğru ve yerinde bir biçimde teşhis edip en azından mental ve teorik bir hazırlık içinde olabilirdik. Ancak olmadı. Şimdi kapıyı bulamayan ruh hastaları gibi merdivenlerde koşturuyoruz. Bu merdiven koşuları esnasında yorulduk yaşlandık, öte yandan şehrin dev binalarından, bitmek bilmez otoyollarının kenarındaki çirkin boşluklardan, eski mahallelerden, siyah camlı çakarlı arabalardan, plazalardan, televizyondan, radyolardan yükselen kara uğultu mütemadiyen artıyor. Yeni yapılan kalitesiz asfaltların patlayan yerlerinden sızıyor, yüksek binaların tepelerinden, eski apartmanların ardı ardına kullanılmış yağ kokan merdivenlerinin en karanlık yerlerinde sürekli güçleniyor bu kara uğultu.

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: