Güneşli bir yaz sabahı. Evin kirli pencerelerinden dışarıyı görmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. İnsan uzağa bakmak ister derdi çoktandır hiç ortalarda görünmeyen ihtiyar bir arkadaşım. Bu pencerelerden uzağı görmek imkansız, yakın ise sadece sisli puslu tozlu bir vaziyet arzediyor. Dünyanın bütün kahveleri içilse de yine de güneşli bir yaz sabahının bezginliği sıradanlığı ve kaypak ruh hali atlatılamıyor. Kahveler kibrit çöpünün dik duracağı kadar koyu ama uzaklar da bir o kadar puslu. Klavyenin tuşlarından çıkan ve süper rahat bir koltuğun insana verdiği uyku halini anımsatan sesleri dışında hiç bir şey duyulmuyor. Bugün dışardan da ses gelmiyor. Uzaktan uğultuyla karışık trafiğin vızıltısı duyuluyor ancak bu o kadar yanıltıcı bir etki yapıyor ki, rahat koltuğa uzanmış olan biri kendini gezegenler arası seyahat yapan gönüllü bir astronotun uzandığı uyku kabininde sanabilir. Hatta uzak ve bilinmeyen gezegenlere ilişkin geniş sınırsız hayaller kurabilir. Uğultu zaman zaman artıyor. nedenini kestirmek imkansız. Şehrin trafiği dev bir süngerimsi canlı misali sağa sola umutsuz hamleler yapıyor olabilir. Sadece beslenme dürtüsü ile hareket eden dev bir sümüksü süngerimsi sıvışık islak bir yaratık gibi cüssesinden beklenmeyen ani ancak kısa zaman süren yalpalanmalarla kımıldıyor. Onun beslenme alanından uzak olduğumuz için olsa gerek sadece uğultu ve hırıltıları duyulabiliyor. uzağı göremediğimiz gibi kestiremiyoruz da. Bir iz bir işaret mevcut değil. Trafiğin kımıldayışları dışında insanlığın varlığına dair bir emare yok sanki. Bir de polis sirenleri var tabii. onlar sanki başka bir boyutta yaşayan canavarlar gibi seslerini duyuruyor varlıklarını sürekli haber veriyorlar. Ama henüz geçiti bulamamışlar. O yüzden sürekli bağırıyorlar durmaksızın. Yaz sabahının kasveti bütün bu acayip sesler ve sesizliğin içinde kirli pencerelerin ardında sesiz bir saatin tiktaklarıyla ilerliyor. huzurlu gibi görünen ama içten içe rahatsız ve bir kadar da tarifi imkansız beklentilerle dolu bir sabah bu sabah. Tarifi imkansız derken grandiose değil fakat daha çok arızalı beklentiler mevcut, nedenini kestirmek zor olduğu için kısa yoldan tarifi imkansız deyip sıyrılıyoruz işin içinden. Havayı koklayan pervaz böcekleri gibi; bir bok var ama nerede nasıl bilemiyoruz bir türlü. Sonra aniden atmosfer eski bir apartmanın aydılığına bakan lekeli bir cam gibi parçalanıyor. Şansölyenin sinirli sesi ince duvarlardan geçip, yer karolarının arasından hiddetle sızıp camları titreterek çarpıyor bize. Cortez bile bu kadar bağırmamıştır Eldoradoyu ararken. Nihayetinde o da kendine göre ulvi amaçlar peşindeydi. zaman zaman çatlayan incelen ama hırs kin ve nefretle dolu bu ses adeta kendi resmini çiziyor, odanın içinde asılı olan sigara dumanının üzerinde. Halbuki bu duman perdesi vaziyetin bütün sefilliğine rağmen insanlığın az kalmış iyi meziyetlerini hatırlamamamıza yardımcı olan tek şeydi. Ancak duvarın içinden hışım ve öfkeyle yükselen ses dumanın; rahat bir koltuğun verdiği uykulu hal huzurunu tamamiyle yok etti. Üstelik hiç uyarı vermeden. Tokyo üniversitesindeki bir grup araştırmacının yaşadığımız evrenin aslen zahiri hakikat olduğunu bir seri öldürücü uzunluktaki matematik formülüyle izah etmesinin ardından bizim bu sesi duymamız ister istemez bütün bunlar tesadüf olabilir mi diye düşünmemize sebebiyet veriyor. Şayet bu zahiri hakikatse bile bir sebebi olmak zorunda. mecburen böyle düşünüyoruz hep böyle düşündük. Aksi takdirde nasıl izah edecektik olan biteni. Ama bir yanda Tokyo üniversitesinin ruh hastası matematikçileri diğer yanda şansölyenin zihin tahribatı yaratan sesi- konuşmanın içeriğinden söz etmiyoruz bile üstelik- sonuçta kaptan Kurtz kadar delirmeye hakkımız var. Hiddet ve görünmeyen tükürüklerle dolu bu sesi bastırmak için bolca kahve sigara gerekiyor. Dumanlar yeniden odanın üstünde asılı durana dek huzur geri gelmeyecek belli ki.

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: