Geçmiş günlerden birinde, sabah ağarmaya başlamazdan hemen önce, ihtiyarlık ve jameson yüzünden klavyede yanlış bir tuşa basınca karşıma eski bir Sicilya şarkısı çıktı. Tekrar aynı zamana dönüp aynı tuşu bulmamın imkansız derecede zor olduğu konusunda benle hemfikir olduğunuzu varsayarak, şarkının adının sadece hatırımda kalan kısmını yazacağım: göçmen giden göçmen gelir. Gençlik yıllarımızda bize tonlarca tomruk yüklü bir eski kamyon gibi çarpan o felaketten sonra her birimiz (aslen sadece şanslı olanlar) göçmeye çalıştı. Becerebilenler gitti, beceremeyenler ya da bunu istemeyenler kaldı. Adını tam hatırlayamadığım bu eski sicilya şarkısı, sözlerini hiç anlamıyor olsam da; göçmenliğin aslında iyi bir bok olmadığını anlatıyor eminim. Nitekim o yıllarda göçenlerin en azından bir kısmı hep “ölmeye memlekete gideceğiz” derdi. Doğduğumuz, büyüdüğümüz, top oynadığımız, dövüştüğümüz topraklara, arnavut kaldırımlarına, yıkık metruk evlere, eski bostana hatta tam hava kararırken ortaya çıkan binlerce yarasaya bir borcumuz olduğunu düşünmek; sisli puslu ve karanlık bir batı şehrinin akşamüstü karanlığını bir türlü aydınlatmayan kirli sarı ışıklarını her gördüğümüzde aklımıza gelirdi. Bir akşam, aslında akşam ile akşamüstü arasında tarif edilemeyen bir vakitte henüz daha tanıdığım insan sayısının bir elin parmaklarını aşmadığı bir zamanda yürüdüğüm uzun kaldırımda boydan boya benden başka hiç kimsenin olamadığını görüp bir de üstüne kırmızı tuğlalı evlerin eskimiş pencerelerinden ve ancak Sherlock Holmes uyarlamalarında görebileceğiniz türden sokak lambalarından yayılan; kirli sarı ışık hüzmelerini farkettiğimde bilinçli olarak değil ama belki bir neanderthal gibi göçmen olduğumun farkıma varmıştım. Etrafta kimse yoktu ama yine de ihtiyatı elden bırakmayıp kendi kendime konuşmadım eğer konuşsaydım “göçmeniz ulan AMK” derdim tahminen. Aradan uzun yıllar geçti, o kadar uzun yıllar geçti ki Gibson romanlarında okuduğum zahiri hakikat meselesi zahirilikten çıkıp hakikat oldu. Arnavut kaldırımları çoktan sökülüp yerlerine çukurlu asfaltlar geldi, eski bostanlar toki, top sahaları ise “hayat tarzınız olsun”şeklinde lanse edilen sitelere dönüştü. Her ne kadar fikren ayrı düşşek de İtalyan fütüristi Marinetti’nin şahane bir lafı vardır; geleceğin belirsizliğini, geçmişin rahatlığına tercih ederim der. Muhakkak bu laf biraz daha farklıdır (hatırladığımdan yani) ama ana fikir değişmez. Dünyayı değiştirmek isteyenler için geçmişin bilindikliği değil geleceğin ilhamı asıl olandır. Fakat nihayetinde adeta bir quantum loop’u içinde kalmış gibiyiz. Teorik olarak geleceğe doğru aktığı varsayılan zaman adeta dev bir eğri içinden geçmişcesine yamulmuş ve yansımalara sahip. Mesela yeni osmanlı mevhumu,; philip k dick bu durumdan en az üç tane “yüksek şatodaki adam” çıkarırdı. Orada kazandığı zaferle kendinden olan japon subayın ABD’nin adını hatırlayamadığım bir yerinde parkta otururken eskiciden aldığı bir antikaya baktığı esnada kendini; savaşı kaybedenin Japonya olduğu bir başka evrende bulması kadar şaşırmamız gerekiyor sanki. Eski bir arkadaşımın dediği gibi bir tür entropi içe çöküş, geri dönülemiyecek asla bir tekrar bir araya gelemeyecek gibi bir parçalanma ve yok oluş hissi bu. Yok edilen her nesnenin yerine çok daha gösterişli ama tamamen zahiri şeyler koyuluyor. İhtiyarlık ya da çok jameson ya da ikisi birden belki ama karanlığa doğru pupa yelken giden kara gemiye benzemeye başladı memleket. Eski sicilya şarkısının anlattığı göçmenliğin sadece coğrafya değiştirmek üzerine dair bir hikaye anlatmadığı fikrine kapılıyor insan. Asıl üzüntü verici olan insanın kendi toprağında yürürken etrafındakilerin dilini anlamaması, sarı değil belki çarpıcı derecede beyaz olan ve göz alan ışıkların ruhi bir aydınlanmanın tersine ufuktaki karanlığı aydınlatması. Bir başka deyişle yabancılığımız deniz ötesinden kendi mahallemize taşındı adeta. 

Mutlak surette bu quantum loop’undan çıkılacaktır ancak bu sürenin karşılaştırıldığında manasız sayılabilecek olan insan hayatına göre çok daha uzun olması ihtimali, ihtiyarlar için eski sicilya şarkılarını bir nevi zorunluluk olarak önümüze koyuyor 

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: