Yıllar önce henüz bizi insanlıktan çıkarmayan grup toplantılarının naklen yayınları yokken, paralel lafı sadece matematik dersinde geçerken, yandaşlık bile edebiyle yapılırken, rakı ucuz ve meyhane bolken; Portishead ilk albümünü yayınlamıştı. O zaman internet varla yok arası, doğal olarak sansür mevzusu henüz yok. Sadece ecnebiden gelen dergilerden edinilen cüzi bilgilerle “trip hop” adı verildiğini öğrendiğimiz bir tarzda müzik yapan ve Britanya’yı birbirine katmış bir gruptan söz ediliyordu. Adı geçen grup Portishead’di. 

Gerçi o dönem bugün yaşadığımız sıkıntılar yoktu ancak yine de memleket ağır ve karanlık bir dönem yaşamaktaydı. Kayıplar, infazlar, kirli savaş yüzünden; memleket semaları dev bir kurşuni akbabanın kanatları altında karanlığa gömülmüş bir haldeydi. Bu günler gibi o günler de hep gri ve karanlık olarak hatırda kalacak. 

Yine gri bir akşamüstü, müdavimi olduğumuz bir mekanda belki de içimizi daha da karartmak için zifiri karanlık kahveler içerken, kendilerini, ümitsiz olduğunu bile bile yazı çizi işine vermiş iki ihtiyar arkadaşımız içeri girdi. Havanın rengi saatin anlaşılmasına izin vermemekle birlikte onlar bu durumu lehlerine çevirip “hava kararmış artık içilebilir” kararı verip bar taburelerine çöktüler. Geçmiş zamanda bir kez hava kararmadan alkol alınmaz dedikleri için bu kurala riayet etmeye çalıştıkları mekanın devamlı ziyaretçileri tarafından bilinen bir durumdu. Ancak havanın rengi bu kez onlara saha avantajı sağladı, en azından bizim düşüncemiz bu. Oturduktan sonra adını sanını hiç duymadığımız bir Japon viskisi içmeye başladılar. Aynı esnada bir tanesi cebinden defalarca katlanmış bir gazete çıkardı. Gazetede o gün yayınlanmış olan portishead makalesini okumaya başladı. Biz gazetede neyi okuduğunu sonradan konuşmaya dahil olduğumuzda öğrendik. Gazetede yayınlanan makalede Portishead’in iyi müzik yaptığını ama hayatımızı değiştirecek bir ilham ya da itici güç taşımadığını iddia ediyordu. O yüzden de deyim yerindeyse “bir kıymeti harbiyesi” olmadığını iddia ediyordu. Japon viskisi, Portishead ve istanbul bir arada olunca ortam, çorba misali karmakarışık başı sonu belli olmayan bulamaca dönmüştü. Taburelerinde oturanlar ve daha onlara katılan bizler arasında Portishead’in müziği hakkında bu yazıda kastedilen ana fikir konusunda bir anlaşma, fikir birliği oluşamadı. İhtiyarlar yazıyı şiddetle desteklerken geri kalanlar aksi yönde fikirler ileri sürüyorlardı. Bol koyu kahve ve Japon viskisi arasında bu mevzu geceye değin sürdü. İhtiyarlar belki de karamsar olduklarından belki ileri görüşlülüklerinden, fikirlerinden adım geri atmadılar. Sonra mekanda Postishead çalmaya başladı. O ana değin çalan müziğe kimse dikkat etmemişti fakat Postishead, solistin sesinin insanı eski zamana geri dönüp kahve plantasyonu sahibi olmaya iten tınısı yüzünden midir bilinmez, herkesin dikkatini çekmişti. Ardından mevzu bitti, japon viskisi tükendi, ihtiyarlar sessizce uzaklaştı. O zaman ecnebi görmüş, iyi kötü okumuş ve kendini mühim zanneden bizler onlar gittikten sonra da haklılığımızda ısrar etmiş olmaktan ötürü gereksiz bir gurur ve burnu büyüklük içinde dağıldık.

Aradan yıllar geçti, Portishead zannedersem dağıldı, ben country dinliyorum, ihtiyarları görmeyeli on yıllar oldu ve hala memleket kara bulutlar altında. Hatta bu kez kurşuni akbabanın kanatları artık neredeyse yere değecek kadar alçaldı. Sanki çok yakında uzun süredir beklediği mükafatını alacakmış gibi görünüyor. Dünyanın bolluk yılları Portishead’in benzerlerinin müziği eşliğinde geçti bitti. Uzun zaman önce sakallı ihtiyarın bize anlattığı sonu gelmeyecek uzun ve kısa krizlerden birinin ( bu uzun olanlarından) göbeğindeyiz. Bu noktadan dönüp bakınca Portishead ve dönemin diğer grup ve müziklerine; insan ister istemez Johny Cash’ın ne denli haklı olduğunu kabul etmek mecburiyetinde kalıyor. Bir argüman ileri sürdüğü için değil, aslen olayın ne denli basit olduğunu yine son derece düzgün bir şekilde gösterdiği için. 

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: