YA İNSANLIK YA PİYASA

 

Hava Gravesand üzerinde karanlıktı ve daha ötelerde dünyanın en büyük en yüce kentinin üzerinde, yaslı bir koyuluğun yoğunluğuna bürünmüş, asılı duruyordu. Joseph Conrad karanlığın kalbi kitabında Londra’yı bu tipte tanımlamış. O dönemde malum Büyük Britanya krallığının başkenti Lonra gerçekten de dünyanın en büyük, en zengin ve en mühim şehriydi. William Gibson, Neuromancer kitabının başında da karanlık bir bir Londra tasviri yaparken daha zamane deyimleri kullanmış olmasına rağmen (anteni bozulmuş bir televizyon alıcısı gibi) aslen Conrad’a ağır bir gönderme (tahminimizce)yapmıştı. Graham Green’in “burnt out case” bizim deyimimizle “bitmiş adam” kitabı da bir nehir yolculuğu ile başlar aynen karanlığın kalbi gibi. Graham Green’in klasik kitaplarından daha farklı bir içeriğe sahip olan “bitmiş adam” kitabı, batılı olmasına karşın kolonyal eğilimlere sahip olmayan (batılı olması tamamen bir coğrafi zorunluluk çünkü) Conrad’ın yazdığı ile benzerliği nehir yolculuğu ve Afrika ile sınırlı. Zengin ve batılı olmanın verdiği suçluluk duygusu olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan. Le Carre’nin “constant gardener” kitabı ise bu serinin (seriyi tamamen ben uyduruyorum afedersiniz) kanımızca son eseri. Yine Afrika, yine kolonyal vaziyetler bu kez daha sofistike daha medeni görünümlü ama en az eskisi kadar vahşi acımasız ve piyasa kurallarına uyumlu. Eskiden bu yana değişmeyen yegane nokta sihirli olan “piyasa kurallarına uyumlu” cümlesi olsa gerek. Son yirmi yirmibeş yıldır her ne hikmetse hayatımıza ağır bir biçimde nüfuz etmiş olan piyasa kuralları adeta değiştirilemiyecek bir anayasa kuralı gibi kabul görüyor hale geldi. Yukarda sözünü ettiğimiz kitapların ortak özelliği ( yine tamamen bizim kanımızca) piyasa kuralları ve onların işlemesini sağlamakla mükellef insan grubu ile ile iyi kötü vicdanı olup tesadüfen de olsa arızayı keşfedenlerin çektiği sıkıntı ve bu arızayı ortadan kaldırmek için verdikleri sonuçsuz mücedeleyi resmediyor. 

 

Piyasanın insanlık için iyi bir şey olmadığını bugün söylemeye kalkmak, yahutta bunu yüksek sesle söylemeye cesaret etmek, bunu söylebilen için tımarhaneye direk bilet almak kadar kötü sonuçlar verebilir. Çok değil otuz yıl önce bu türden laflar etmek bir onurluluk ve efendilik belirtisi sayılırdı. Ancak günümüzde vaziyet tamamen bambaşka. Yukarda sözü geçen üç kitap da da neredeyse bir yüzyıl içinde piyasaya yenik bir koca kıtanın insanlığının ne denli sefil, ne denli acınacak hale geldiğini görmek mümkün. Ki bu üç kitap da ne radikal eser sınıfına giriyor ne de böyle bir niyetle yazılmış. Aksine, her üçü de dünya edebiyatının saygınlığı ve bir nevi tarafsızlığı daha doğrusu objektifliği kabul edilmiş isimleri tarafından yazılmış kitaplar bunlar. 

 

Görüldüğü kadarıyla insanlıkla piyasa arasındaki uzlaşmaz çelişki ne yazık ki, insanlığın ezici çoğunluğunun insan gibi yaşamasının, efendi gibi bir hayat sürmesinin önündeki yegane engel olarak önümüze dikiliyor. 

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: